Kuveyt

Kuveyt

Eskiden beri Kuveyt için doğunun İsviçre’si denir. Ancak bu benzetme ne tabiatı ne de sosyal hayatı içindir, sadece fert başına düşen milli geliri ile Kuveyt İsviçre’yi hatırlatır. İyi de; tarımı, sanayisi, turizmi olmayan, uluslararası ticaret merkezliğini de çoktan Dubai’ye kaptırmış olan Kuveyt’in bu zenginliği nereden gelmektedir? Tabii ki 1946 yılından itibaren ihracına başladığı petrolünden. Dünya petrol rezervlerinin yaklaşık yüzde onu Kuveyt’tedir. Öyle ki, ülkenin içme ve kullanma suyu, artıma tesisleriyle denizden temin edilirken, topraktan adeta petrol fışkırmaktadır. Ancak refah getiren petrol , beraberinde felaketler de getirmiştir Kuveyt’e, ki bunların sonuncusu 1991’deki Irak istilasıdır.  Kuveyt’te yaklaşık 7 ay kalan Iraklılar, iddialara göre ev ev dolaşarak kıymetli ne buldularsa alıp götürmüşler. Hatta caddelerdeki trafik lambalarının bile sökülüp Irak’a götürüldüğünü söyleyenler var. Ama Kuveyt işgalin bitmesiyle birlikte kısa bir süre içinde yaralarını sarmış.

Sultan IV. Murat’ın, saltanatı esnasında Bağdat ve Fırat vadisini tasarrufu altına almasıyla on yedinci yüzyılda Osmanlı hakimiyetine giren Kuveyt, o dönemde Basra eyaletinin bir köyüdür. 1890’lara kadar problemsiz devam eden Osmanlı hakimiyeti, Arabistan’daki İngiliz hesaplarıyla ihtilaflı hale getirilmiş ve birinci cihan harbinden sonra da İngilizlerin lehine sona ermiştir. Bugünkü Kuveyt 1961’de İngiliz Parlamentosu’nun kararı ile bağımsız bir devletçik olmuştur. Devletçik diyorum çünkü Kuveyt’in yüzölçümü yaklaşık on sekiz bin kilometrekare, nüfusu da iki buçuk milyon civarındadır. Bunun da sadece bir milyonu Kuveytlidir, bir buçuğu ise yabancılardan oluşmaktadır. Yabancıların neredeyse tamamı, Kuveytlilerin ise dörtte biri çalışmakta olup, Kuveytli çalışanların yüzde doksan biri hazineden maaş almaktadır.

Modern, temiz ve bakımlı havalimanından giriş yaptığım Kuveyt’i; geniş yolları, viyadükleri, aydınlatılması, yüksek binaları, sıcak nemli havası ve yol kenarları ile meydanlardaki hurma ağaçlarıyla Cidde’ye benzettim. Bütün hurma ağaçlarının altlarına fileler gerip, meyvelerin yere düşmesini önlemişler. Böylece hem meyve israf olmuyor, hem de cadde ve meydanlar temiz kalıyor.

Geniş caddelere, modern viyadüklere rağmen trafik çok yoğun. Her marka lüks arabalar sıkışık yollarda ilerlemeye çalışıyor. Bütün körfez ülkelerinden farklı olarak, hanımların da direksiyonda olduğunu görüyorum. Başta Suudi Arabistan olmak üzere bütün körfezde hanımlara yasak olan “araba kullanmak” Kuveyt’te serbest. Bir iddiaya göre trafik bunun için çok aksıyor.

Kuveytliler 170 milyon dolar harcamışlar ve şimdi klasmana girmese de, zamanın en yüksek beşinci kulesini yaptırmışlar. Bu kuleler zamanla Kuveyt’in sembolü haline gelmiş. Kuledeki döner platformdan Kuveyt’e kuşbakışı baktığımda sadece binalar, yollar, uzun bir kumsal ile çok tuzlu ve sıcak sulu masmavi Basra Körfezi’ni görüyorum. Maalesef yeşil yok denecek kadar az.

Bütün Arap ülkelerinde olduğu  gibi Kuveyt sakinleri de gece yaşıyorlar. Öğlene kadar işyerleri açık olsa da pek hareketli değil. Öğleden ikindi sonrasına kadar ise şehir tamamen uykuda. Akşama doğru başlayan hareketlenme gece yarısından sonraya dek sürüyor. Bunda güneş altında sıcaklığın 40 hatta 50 dereceye kadar yükselmesinin yanında, yeni oluşan sosyal alışkanlıkların da etkisi var. 

Kuveytliler, İspanya’nın Marbella’sını kıskandıracak bir yat limanı yapmışlar. Bu yat limanında ve limana bir üst geçitle bağlanan muazzam alışveriş merkezinde bütün dünya markaları dükkan, cafe, restaurant olarak toplanmış Kuveytli gençleri bekliyor. Onlar da kızlı erkekli gruplar halinde bu mekanları dolduruyorlar ve çılgın bir tüketimin baş aktörleri oluyorlar. Yerli marka olarak sadece nargileciler var. Şişe dedikleri nargilede gerek hazırlanış, gerek sunum, gerekse tüketim bakımından Kuveyt dünya çapında bir gelişmişlik yakalamış maalesef.

Bergen’de yılın beşte dördü kapalı ve yağmurlu bir gökyüzü altında geçiyor. Ağustos ayı ortalaması bile 16 gün yağmur. Bol yağış sebebiyle şehir zaten kendiliğinden yemyeşil, bir de her yere rengarenk çiçeklerle donatılmış parklar yaparak bu güzelliği daha da pekiştirmişler. Şehrin içindeki deniz 100 metre derinliğinde, hemen her gün üstlerinde yağmur, buna rağmen Bergenliler suya doymamış olmalılar ki şehrin her yerini irili ufaklı, türlü çeşitli onlarca havuzla doldurmuşlar.

Şehrin etrafındaki 7 dağın en alçağı olan 320 metrelik Floien tepesine çıkan finüküler sistem 1918’de açılmış. Modern vagonlarla yapılan 8 dakikalık bir yolculukla, çok kaliteli bir konaklama tesisinin de bulunduğu tepeye çıkarak şehrin muhteşem manzarasını temaşa edebiliyorsunuz. Aynı günde 3 öğün çıkarak sissiz ve yağmursuz bir hava yakalamaya muvaffak oldum ve fotoğraf çekebildim. 7 dağın en yükseği olan 643 metrelik Ulriken tepesine ise ayağımı yerden kesmeye cesaret edemediğimden teleferik ile çıkamadım.

Bergen
önceki Bergen
sonraki Umman
Umman

Yorum yapın

önceki Macaristan
sonraki Fransa

Yorum yapın

Bülent Katkak “Gezerken Çektiklerim” adlı fotoğraf arşivini yayınlayarak; dergi, gazete, internet sitesi, haber yazısı gibi benzeri yerlerde kaynak belirtip amacına uygun kullanan herkes için bedelsiz olarak kullanım hakkı sağlamak istemiştir. Fotoğrafları kullanırken “Bülent Katkak arşivinden” ibaresini kullanmanız zorunludur.